HUKUKİ ARAŞTIRMALAR
DERNEĞİ DİYARBAKIR ŞUBESİ
Lise Cad. 2.
Sok Uğurlu Apt. kat:2 No: 9 DİYARBAKIR
Tel.
0.412.228 66 04 faks. 0 412 2286879
http://diyarbakırhuder.sitemaynet.com
TÜRKİYE’DE
İNSAN HAKLARI İHLALLERİ İLE İLGİLİ RAPOR
Türkiye'de insan hakları sorununu, sistemden kaynaklanan sorunlar ve uygulamadan kaynaklanan sorunlar olmak üzere iki ana başlık altında incelemek mümkün.
İnsan hakları, kişilerin sırf insan olmasından kaynaklanan, doğuştan sahip oldukları evrensel değerlerdir. Ancak Türkiye de insan olmak, insan haklarına sahip olmak için yeterli değildir. Nelerin insan hakkı olup nelerin olmadığına Devlet karar vermekte, bir hakka sahip olabilmek için Devletin onu lütfetmesi gerekmektedir.
SİSTEMDEN
KAYNAKLANAN SORUNLAR :
Türkiye'de ideolojik bir devlet yapısı egemendir. Dinsel, kültürel, etnik kimlik itibariyle farklılıklardan oluşan bir topluma belirli bir ideolojiyi dayatan, toplumu tek tipleştirmeye çalışan bir devlette, insan haklarının güvencede olduğunu düşünmek bile mümkün değildir. Devlet, sürekli iç düşman paranoyası ile, konjonktürel olarak değişen Milli Askeri Stratejik Konsepte göre toplumun belirli kesimlerini öncelikli tehdit olarak belirlemekte, devlet aygıtını da bütünüyle bu konsepte göre şekillendirmektedir. Tehdit olarak nitelendirilen kesimlerle ilgili olarak Devletin hiçbir organı işlemlerinde yasalara uygun davranma zorunluluğu duymamakta, hukuka aykırı rutin dışı eylemler meşru kabul edilmektedir.
Yüksek yargı mensuplarına Genel Kurmay'da verilen brifing, parti kapatma davalarına ve bazı siyasi şahsiyetlerle ilgili davalara dışarıdan yapılan müdahaleler, irtica ile mücadele yasaları denen bir takım yasaların çıkarılması için zaman zaman parlamento üzerinde uygulanan baskılar ve benzeri örnekler yukarıdaki tespitimizin somut pratikleridir.
İnsan hakları alanındaki diğer bir sorun ise mevzuat kaynaklıdır. Türkiyedeki insan hakları ihlallerinin bir çoğunun yasal dayanağı mevcuttur. Çünkü başta Anayasa olmak üzere YÖK Yasası, RTÜK Yasası, İl İdaresi Yasası, Dernekler Yasası, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası gibi daha yüzlerce yasa insan haklarına aykırı hükümler içermektedir. Buna rağmen mevcut yasaklar bile yeterli görülmemiş olacak ki Terörle Mücadele Yasasının kapsamını genişleten değişiklik tasarısı, memur kıyımını öngören kararname gibi özgürlükleri daha çok sınırlandıran yasa tasarıları Meclis gündemine getirilmektedir. Özgürlüklerin korunmasında asıl görev yargıya düşmektedir. Yargı ile ilgili olarak ülkemizde önemli sorunlar vardır. Yargı yolu çeşitliliği, yargıç bağımsızlığı ve güvencesi, askeri yargı alanının siviller aleyhine genişlemesi bunlardan bazılarıdır. Yargının karşı karşıya olduğu sorunlardan biri de 1982 Anayasası ile getirilen yargı kısıtlarıdır. Her ne kadar Anayasa'nın 125. maddesinde "İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır." şeklinde bir hüküm varsa da, Anayasa'nın kendisi bu genel kurallara istisnalar getirmiştir. Buna göre, Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler (md.105), Yüksek Askeri Şura kararları (md.125), Sayıştay kararları (md. 160) ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarına karşı yargı yolu kapatılmıştır. Bir hukuk devletinde, hele hele Anayasası'nda "idarenin her türlü işlem ve eylemine karşı yargı yolunu açık" tutmak isteyen bir devlette, bu tür düzenlemelere yer verilmemiş olması gerekir. Burada belirtilmesi gereken bir başka nokta, bu düzenlemelerin oldukça da kötüye kullanıldığıdır. Yargı kısıtları nedeniyle dava tehdidi altında olmayan idare, yetkisini tam bir serbesti içinde kullanabilmektedir. Bugün için, örneğin orduyla ilişiği kesilen bir personelin, hangi nedenle ilişiğinin kesildiğini tespit etme olanağından yoksunuz. Bu, en başta yargı yoluna başvuramayan kişilerin kişisel haklarının ihlali anlamına gelmekte, ancak bunun ötesinde hukuk devletinin ağır bir darbe alması sonucunu doğurmaktadır. Önümüzdeki dönemde yargı kısıtları sorununun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne sıkça götürüleceğini de hesaba katacak olursak, yargı kısıtı içermeyen bir anayasaya olan ihtiyacı daha iyi görebiliriz. Mahkemelerin bağımsızlığı, hakimlik teminatı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, bu kurulun yapısı ve görevleri, savunma hakkı ve avukatların sorunları gibi pek çok sorun hala mevcut bulunmaktadır.
Halen Türkiye'nin bir insan hakları politikası mevcut değildir. Bu ülkede insan hakları kavramından söz edenler yıllarca hain, bölücü, irtica yanlısı, dış düşmanların maşası ve benzeri suçlamalarla karşılaştılar. Özellikle bazı siyasal gruplarla polis ve askeri çevrelerde bu söylem bugün de sık sık dile getirilmektedir.
Görünen o ki oluşturulmak istenen insan hakları politikası da her konuda olduğu gibi yine 'bize özgü şartlar' bahanesiyle resmi ideolojiye göre şekillendirilerek millileştirilecektir. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığınca ilköğretim okullarında okutulan 'Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi' ders kitabının adeta Milli Güvenlik Ders Kitabı formatında hazırlandığını, insan hakları başlığı altında çocuklara "iç ve dış düşman" paranoyasının aşılandığını, resmi ideolojiyi benimsemenin bir görev ve ödev olarak tanımlandığını görüyoruz. Polis ve jandarmaya verilen insan hakları eğitiminin içeriği de bundan farklı değildir.
Oysa insan hakları, her insanın sadece insan olmasından dolayı sahip olduğu, din, dil, ırk, renk farkı gözetilmeksizin herkes için vazgeçilmeyen, devredilmeyen evrensel geçerliliği olan değerlerdir. İnsan hakları politikasının oluşturulmasında da güvenliği önceleyen devlet, evrensel değerlerden oluşan insan haklarını içini boşaltıp yozlaştırmaktadır. O nedenle böyle bir insan hakları politikası politikasızlıktan daha tehlikelidir.
Son yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin getirdiği zorunlu değişiklikler, Meclis İnsan Hakları Araştırma Komisyonunun özellikle işkence ile mücadelede ortaya koyduğu önemli çalışmalar... Tüm bunlar yeni bir insan hakları politikasının oluşturulmasında önemsediğimiz çabalardır. Özellikle mevcut hükümet döneminde İnsan Hakları alanında önemli değişiklikler yapıldığı, Ceza mevzuatında köklü değişikliklere gidildiği, İşkencenin sistematik olmaktan çıkaran, Bölgesel bazda farklı dil ve lehçelere yönelik yasağın kısmen kaldırılarak başta Kürtçe’nin resmi ve özel televizyon kanallarında yayına izin verilmesi, Milli Güvenlik Kurulunun yapısının değiştirilmesi OHAL’in kaldırılması, Dernekler Yasasında yapılan değişiklikler tarafımızdan olumlu karşılanmıştır. Ancak uygulamada bir çok sorun de fakto olarak devam etmektedir.
Bu arada toplumsal barışı tehdit eden, yoğun hak ihlallerinin yaşandığı iki temel soruna değinmemek eksiklik olacaktır. Bu alanlardan biri din özgürlüğüdür. Özellikle 28 Şubat sürecinde açıkça tanımlanmamış, ceza yasalarında da suç olarak nitelendirilmemiş irtica ile mücadele adına çok geniş halk kesimleri mağdur edilmiş ve bu baskılar artarak devam etmektedir. Başörtülü kadınların öğrenim ve çalışma alanlarından dışlanması, bürokrasideki dindar personel kıyımı, imam-hatip liselerinin orta kısmının kapatılması, bu okullardan mezun olan gençlerin art niyetli bir puan hesaplama yöntemi ile yüksek öğrenimden yoksun bırakılması, ailelerin çocuklarına din öğrenimi vermelerinin yasaklanması, Kur’an-ı Kerim öğrenme yaşının 12'ye yükseltilmesi, Milli Eğitim Bakanlığınca öğrenci mübadelesi kapsamında yurt dışındaki üniversitelerde öğrenimlerini tamamlayan çok sayıda vatandaşın diploma denkliklerinin iptali sonucu mağdur edilmeleri, hakim ve savcılar üzerinde baskı uygulayarak siyasallaşmış yargı ile hak arama yollarının kapatılması, din özgürlüğü alanında yaşanan ihlallerin sadece bir kısmıdır. Bu bağlamda on binlerce başörtülü öğrenci sırf inancı gereği örtündüğü için eğitim ve öğretim haklarından mahrum bırakılmaktadır. Bu uygulamanın Anayasal ve Yasal dayanağı olmadığı halde devam ettirilmesi evrensel hukuk anlayışına aykırı olduğu gibi ülkede beyin göçüne de neden olmaktadır. Bu uygulama evrensel hukukun kabul ettiği din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olduğu gibi yine çalışma hürriyeti, kadına karşı ayrımcılık, eğitim – öğretim hakkı gibi uluslar arası normların öngördüğü anlayışa da aykırıdır.
28 Şubat Sürecinde, hukuk dışı bir kurum olarak varlığı gizlenmeyen BÇG’nin işlevini yerine getirmek üzere oluşturulan Başbakanlık Takip Kurulu, Jandarma İstihbarat Birimleri resmen kamu çalışanlarını fişlemeye devam etmektedir. Çok sayıda vatandaş okuduğu gazeteye, yakınlarının kıyafetine, üye olduğu dernek, sendika, vakıf gibi kuruluşlara göre fişlenerek potansiyel suçlu gibi değerlendirilmektedir.
Yoğun ihlallerin yaşandığı diğer temel sorun ise Kürt Sorunudur. Kuşkusuz her hangi bir sorunun çözümlenebilmesi için öncelikle o sorunun doğru tanımlanması şarttır. Oysa bu soruna yıllardan beri hala ortak bir isim konulamamıştır. Kimilerinin "Kürt Sorunu" adını verdiği sorun, kimileri tarafından "Güneydoğu Sorunu", kimilerince de "Terör Sorunu" olarak adlandırılmaktadır. Bu tanımlamalar, doğal olarak sorunun sebeplerine, sonuçlarına ve çözüm yöntemlerine de şekil vermektedir.
Sorunu "Güneydoğu Sorunu" olarak tanımlayanlara göre sorunun kaynağı bölgedeki feodal yapı ve ekonomik ve kültürel geri kalmışlıktır. Bunların çözüm önerileri de bir türlü hayata geçirilemeyen ve sayıları 20’yi aşan ekonomik paketler ile güvenliği önceleyen ve asimilasyonu amaçlayan "köy-kent projesi"dir.
Sorunu "Terör Sorunu" olarak nitelendirenlere göre ise sorunun kaynağı PKK terörüdür ve PKK'nin yok edilmesi sorunu bitirecektir. Oysa sorunun böyle olmadığı çok açıktır. Zira sorun PKK ile başlamamıştır ve sorun en azından Cumhuriyetle yaşıttır. Bizce Türkiye’de Kürtlerle ilgili sorunun kaynağını Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde ve dolayısıyla mevcut 1982 Anayasasında aramak lazım Türkiye Cumhuriyeti 1789 Fransız İhtilalinden esinlenerek Osmanlı İmparatorluğundaki anlayışın aksine Ulus-Devlet yapısı üzerine kurulmuştur. Ne Türkler ve nede Kürtler ulus devlet anlayışını bilerek isteyerek kabul etmiş değillerdir. Bu sorunlar sistemden kaynaklanan tektipleştirici sorunlardır. Dolayısıyla PKK, terör, göç, geri kalmışlık, bölgede yaşanan sorunun nedenleri değil, ancak sonuçları olabilir. Oysa Osmanlı İmparatorluğunda devlet her türlü etnik ve dini grupları sosyal barış içerisinde yaşamalarını garantileyen, varlıklarını kabul eden çoğulcu ve İnsan Hakları anlayışına uygun bir sistemle idare ediliyordu. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu 624 yıl gibi uzun bir süre boyunca muazzam coğrafi büyüklükteki her türlü dini, etnik, mezhep çeşitliliğini bir arada tutabilme başarısını göstermiştir. Türkiye’de insanlar arasında Türk – Kürt, Alevi-Suni, Müslim-Gayri Müslim ayrımı bulunmamaktadır. Kaldı ki, Türkler ve Kürtler ortak din kültür ve tarih gibi konularda kader birliği içerisinde olduğu kardeşçe bir arada yaşamak istediğini görmek lazım. Varolan sorunlar karşılıklı iyi niyetle Türkiye’nin üniter yapısı korunarak çözülmesi mümkündür.
Ülkemizde insan haklarının güvence altına alınmış olduğu bir hukuk devletine ulaşmak için makro ölçekte yapılması gerekenlerin başında, mevcut devlet aygıtının, işlevleri ve sınırları iyi belirlenmiş, ideolojik tercihten arındırılmış ve evrensel hukuk ilkelerine bağlı araçsal bir yapıya dönüştürülmesi gelmektedir. Toplumun tüm çeşitliliğiyle tanındığı, ülkede yaşayan herkesin ve her kesimin, yapımına katılımının sağlandığı ve temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan sivil bir anayasa, bu yapısal dönüşümün belgesi olmalıdır. Bu sürece, toplumun devlet için değil, devletin toplum için varolduğunu, despotizme zemin hazırlayan iç düşman paranoyasının reddini ve barış içinde bir arada yaşamanın temel şartının herkesin haklarını korumak olduğunu öngören bir zihniyet değişiminin eşlik etmesi, bu düzenleme veya reform çabalarının başarısı için zorunludur.
SONUÇ
:
Bugün için yapılması gerekenlere gelince, bunları daha somut ve maddeler halinde ele almak mümkündür.
Ara Rejim Sürecine Teslim Olunmaması: Türkiye’de insan hakları ve demokrasi adına olumlu bir adım atılmak isteniyorsa, ilk yapılması gereken, her şeyden önce 28 Şubat’la daha da yoğunlaşan baskıcı ve yasakçı sürece karşı direnmek olmalıdır. Mevcut temel hak ve özgürlük alanlarının her geçen gün daraltıldığı, askeri ve sivil bürokrasinin Meclis ve sivil hükümet üzeri konumunun pekiştiği bu sürece direnmek, yani en azından mevcut sınırlı özgürlük alanımızı korumak, bunun için kararlılık göstermek, insan hakları adına en hayati önceliği taşımaktadır. Bu sivil kararlılık gösterilmeksizin herhangi bir iyileştirme çabasından sonuç almak mümkün değildir. Bunun için de öncelikle, demokratikleşme ve özgürleşme taleplerinin hukuk düzlemindeki en büyük engelini oluşturan 1982 Anayasası’ndan ve onun demokrasi, laiklik, hukuk devleti ve insan hakları kavramlarına ilişkin "bize özgü" resmi tanımlarından kurtulmak gerekmektedir. Anayasanın insan hakları açısından ıslahının işe yaraması için, yürürlükteki kanun ve kanun hükmünde kararnameleri de aynı yönde değiştirmek ve bunlardan bir kısmını tamamen yürürlükten kaldırmak şarttır.
Temel İhlal Alanlarında Gereken Adımların Atılması: Ülkemizde insan hakları sorunu çok çeşitli alanlarda süregelmektedir. Bunlar arasında en büyük ve köklü olan iki soruna ve bu iki sorun alanında yapılması gerekenlere öncelikle değinmek istiyorum. Kürtlerin varlığı tanınmalı, etnik ve kültürel haklarının iadesi yönünde bir reform programı hazırlanmalı ve uygulanmalıdır. Böyle bir programın genel çerçevesinin belirlenmesi sürecinde, konuyla ilgili ulusal ve bölgesel sivil toplum örgütlerinin katkıları sağlanabilir. Sorun bizim sorunumuzdur ve başkaları çözmeye kalkışmadan bizim çözmemiz zorunludur. Kaldı ki, insan hakları esas alınarak ve tek tipçi politikalardan vazgeçilerek, anayasal vatandaşlık temelinde geliştirilecek çok kültürlülük politikalarıyla bu sorun kolayca çözümlenebilir. Sonuç olarak bölgede yaşanan sorun; etnik, kültürel,sosyal, ekonomik boyutları olan komplike bir insan hakları sorunudur. Terör ve uluslararası boyutu da göz ardı edilmeden ele alınacak bir mastır planla ancak çözüm süreci başlatılabilir.
Hak ihlallerine sahne olan diğer bir alan da din özgürlüğüdür. İrtica ile mücadele adına – ki aslında devletin böyle bir görevi yoktur ve hiçbir hukuk devletinin de olamaz- bir kısım bürokratlarca dayatılan ve açıkça insan hakları ihlallerine yol açacak yasa tasarılarının TBMM’ne sevki durdurulmalı, bu alanda yapılmış düzenlemeler, Türkiye’nin imzaladığı uluslararası insan hakları belgelerindeki standartlara uygun hale getirilmelidir.
←